Tarih

Diller Tarihi ve Kökeni Nasıl Gelişmiştir?


Alper Akyüz 23 Eylül 09:48

Biz insanlar dünyaya "merhaba" diyeli yaklaşık yüz bin yıl oldu. Bu yüz bin yıl içinde besin piramidinin en alt kısmından en tepesine doğru uzun bir yolculuk yaptık. İlk defa kendi aramızda iletişim kurabilmek için karmaşık dilleri oluşturduk. Bu seyahatin her kısmında şüphesiz baş kahramanımız aklımız, rehberimiz olmuştur. Beynimiz geliştikçe daha kavramı içeren daha soyut kavramlara sahip olan en sonunda kendisi yeni kavramlar türetebilen dillere sahip olduk. Her birinin özellikleri de aynı insanlar gibi çeşit çeşit renkte, boyda, zevklere sahip. Dillerin oluşumu bağlı oldukları toplumların düşünce biçimini ifade eder. Bunu biraz daha ileri götürürsek; insanın düşüncelerini şekillendirirler.

Dil düşünme açısından bir engel oluşturmaz. Böyle bir çalışma olmasa bile dilin düşüncelerin biçimini değiştirdiği su götürmez bir gerçektir. Dünyanın üzerinde yüz bine yakın dil hayat bulmuş ve birçoğu günümüze ulaşamamıştır. Ama aynı dili konuşan topluluklarda bile farklı kullanılması; gelişmelerin, okunuşlarının ve anlamlarının tepetaklak olabilmesi bize aslında insanların algılayış ve aktarış biçimlerinin değişebileceğini göstermiştir. Şöyle ifade edelim. Bir İngiliz ve Türk gökyüzünü aynı şekilde mi anlamaktadır? Aynı şeye bakıp farklı seslerle kendi duygularını ifadeleri benzer midir? Sadece şu kadar bahsedelim. Türklerde Göktanrı inancında gökyüzünün kendisi tanrıdır. Anglosakson kökende gökyüzünün aynı diğer şeylerin olduğu gibi bir tanrısı vardır. Thor'a selamlar...

Bilinen en eski müzik

Müzik tüm insanlığın ortak zevklerindendir. Ruhun gıdası demek az bile gelir. Bugün geçmişe baktığımızda eski insanların ne dinlediğini bilmiyoruz. Bizde en eski kayıtlar modernleşme hareketleriyle gelen makamların notalara dönüştürülmesiyle başlamıştır. Türklerde sözlü gelenek olduğu için makamlar sadece hatırlatma notu olarak kullanılmıştır. Bundandır ki bazı şarkıların bugünkü çalınışıyla eski notaları arasında pek uyuşma görülmez.

Şimdi bu noktada zihnimiz biraz daha genişletelim. Bizim en eski bildiğimiz şarkı nedir? Aslında her şey ritimle başlar. Anne karnındayken annemizin kalp atışlarını dinleriz ve dünyaya geldiğimiz andan itibaren ise bu kalıplar farklılaşır ve kelimelere alışmaya başlarız. Tarihin en eski zamanlarından beri aslında duyduğumuz şey, dedelerimizin de duyduğu kelimelerdir. Her kelimenin okunuşunun belli bir frekansı vardır. Bu nesillerdir aktarılan en eski şarkıdır. İşte bunun gibi şarkılarla, kelime dağarcığımız gelişir ve dünyamız düşüncelerimiz bu dil etrafında gelişir.

Dillerin doğuşu

Dünyada var olan ilk dil hakkında pek bir bilgimiz yok. Ama ilk yazılı dil olan Sümerce'yi gayet iyi biliyoruz. Tabii aynı dönem sayılabilecek olan Eski Mısırca, Sümerce'ye çağdaştır. Diller sabit varlıklar değildirler. Doğar büyür gelişir ve ölürler. Sümerce, bugün ölü olmasına rağmen kendinden sonrakileri yapı olarak etkilemiş ve onlara birçok kelime katkıda bulunmuştur. Bu tamamen rastgele ticaret faaliyetleri sırasında birbiriyle etkileşme yoluyla olmuştur. Bazen kelimeler anlamlarını kaybederek geçmiş bazen tam ters anlamlı veya aynı bağlamda kullanılmıştır. Sadece diller arasındaki etkileşimde değil; dilin kendisi zaman içerisinde kelimeleri birçok kez mana bakımından değişikliğe uğramıştır.

Gramer dediğimiz kurallar, ise genellikle değişmemiştir. Ama bu kuralların rastgele oluştuğunu göz ardı etmemek lazım. Diller kimse tarafından planlanmamıştır. Nitekim kendi kurallarına uymaya birçok kelimeyi barındırabilmektedirler. Sadece bu da değil. Kurallara uymaya zaman ekleri, yapım ekleri bu kuralları bozabilmektedir. Diller yapı gereği birbirlerine benzerler. Aynı ortam şartları insanları benzer diller üretmeye zorlamış olabilir. Ayrıca kültürel bağlılık ve ticaret faaliyetleri yeni oluşan dilleri şekillendirmiştir. Yapı bakımından tek heceli, çekimli, eklemeli olarak sınıflandırılır. Köken bakımından; Hint-Avrupa, Hami-Sami, Çin-Tibet, Ural-Altay olarak yine farklı bir biçimde sınıflandırılabilir. Burada insan zihni kolayca coğrafyanın dilleri çok fazla etkilediği sonucunu çıkartabilir. Yakın bölgeler birbirine yakın diller üretmiş veya şekillendirmiştir.

Ah biz insanlar

Dünya üzerindeki en zeki varlıksınız. Birçok şeyi başardınız belki ama konuşamadığınızı hayal edin. Ne kadar çekilmez olurdu dünya. Diğer canlılarda konuşur. Çeşitli sesler kokular renklerle ihtiyaçları olan bilgiyi aktarabilirler. Fakat diğer canlıların hiçbiri bizim kadar nitelikli derinliği olan bir dile sahip olma ihtiyacı olmamıştır. Bunun belki en temel sebebi insan zekasının gelişmişliğinden kaynaklanan "nesnelerin sürekliliği" olarak çevrilebilen durumdur. Bizim için nesneler onları duyu organlarıyla algılanmasa da var olmaya devam ederler. Anahtarlarınızı masanın üzerinde bırakıp dışarı çıkarsanız hala onların orda durduğunu biliyorsunuzdur. Ama diğer canlılar için bu böyle değildir. Siz evden dışarıya çıktığınızda köpeğiniz sizin varoluşunuz hakkında hiçbir bilgiye sahip değildir. Ancak sizi tekrar gördüğünde görüp kokladığında varlığınızı fark edebilir.

Bu durum bizi doğadaki diğer her şeyden ayıran çok önemli noktadır. Bizler ürettiğimiz her kavramı zihnimizin tozlu raflarında da olsa taşımaya devam ederiz. Üretilen her bilgi, tecrübe ve -bazen- hal; insanın doğası gereği insanın paylaşma güdüsüyle aktarılmalıdır. Aktarmak için birçok yol olsa dahi bu kadar veriyi hızlıca aktarabilecek en gelişmiş yapı yine dildir. Hatta bir noktada dil, yeni kavram ve kelimeleri üretmekte insana yardımcı olmuştur. Biz insanlara bilgi batar. Onu aktarmak paylaşmak zorunluluktur. Dil çok kuvvetli bir öğedir. İşte odur ki dil zihnimizde var olan gerçekte olamayacak şeyleri bile yaratıp paylaşmamıza imkan verir. Biz insanlar onu alıp efsaneler yaratır, dünyalar kurar ve dünyaları yıkarız.

Bu yazıyı kargala!
0 Yorum