Kitap & Edebiyat

Fazla Uzaklaşmadan: Virginia Woolf Geldi


Yine araba park yeri ararken şu çok sevdiğim ama park sorunundan nefret ettiğim şehirde birden yolun ortasında durdum. Zihnim neredeydi? Düşünmeme bile fırsat kalmadan yüzleştim onunla. Kocaman iri gözleriyle önümde öylece duruyordu. Üzerinde o çok sevdiği fiyonklu gömleği, saçları yine her zamanki gibi... Şaşkınlıkla bakakaldım önce, sonra hemen toparladım kendimi, yanına çıktım. Uzaklaşmadan mesafeli yaklaştım ona.

''Ne işin var burada? Ama sen ölmüştün.'' dememe kalmadan tuttu elimden, çekmeye başladı. Bileğim çok acımıştı ama sesimi bile çıkaramadım. Yaşadığım şoktan mı meraktan mı bilmem, sessizce tabi oldum ona. Nereye gittiğimiz konusunda küçük bir fikrim dahi yoktu. Düşünceleriyle her yere giderdim belki onunla ama çakıl taşları dolu cepleriyle son durağının o nehir olduğunu bilmeseydim. Ah Virginia, parlak gözlerinden öpeyim seni...

''Bak yine yolun sonundayım, buradayım işte'' dedi. Defalarca deneyip sonunda başarmıştı. Dünyalara sığamayan büyüklüğüyle kanlı canlı yanımda duruyordu. Gitmek mi daha zor, kalmak mı? Ya da hangisi daha kolay... Anlamak ister bakışlarla baktım ona. Ben onun yanına gitmek isterken o buradaydı. Zamanları aşıp gelmişti. Yoksa istediği mi gerçek olmuştu? Bu çağ insanının hep bir geçmiş özlemi varken, onun gelecek özlemi mi taşımıştı onu buraya? İleriye mi gitmek istemişti? Bildiğimiz her şey yalan mıydı? ''Peki ya Sylvia?'' dedim. ''O da kim?'' diye baktı gözlerime. '' Ama seninle olmalıydı.'' diye ekledim. Şaşkın ve alaycı bir bakışla karşıladı beni.

Wirginia

O sırada bir korna sesiyle irkildim. Böyle bir trafiğin içinde, yolun ortasında durmuş bir kadına nazik bile davranılmıştı, Virginia ile geçen zamanı hesaba katarsak. Hemen özür dileyerek ilerledim. Çocukları almak için daha vaktim vardı. Biraz bir şeyler içip, kitap okumak için Mabolla'ya geçtim. Şehrin merkezinde, içinde size devir atlatan bir dekoru ve havasıyla, okumak için daha güzel yer olamazdı. Fazla uzaklaşmadan kendime bir yer bulduğuma çok sevinmiştim.

Hep düşünmüşümdür; Woolf, Plath ve Marmara... Ve pek çok diğerleri... Neden sığamadılar bu dünyaya, neydi yaşamla dertleri? Hem bu dünyada yaşayamayacak kadar aciz, hem bugün bile acizlikleriyle yazdıklarından söz ettirecek kadar güçlü... Neydi bütün bu kadınların ortak sancısı? Hepsi seçilmiş bir yok oluşu neden istediler? Üstelik varoluşu da bir o kadar güzel anlatırken. Kocası tarafından aldatıldığı için; çocuklarının önüne biraz süt, biraz bisküvi koyup kapılarını kapattıktan sonra mutfakta intihar eden Plath' in tek derdi aldatılmak mıydı? Neden yaşadıkları çağa sığamadı bu kadınlar?

Okuma saati

''Yaşam nerede olmalıydı?'' diye düşünürken, siparişimi almak için biri geldi yanıma. Sağ olsun ışığımı da ayarlayıp müziğin tarzını ve tonunu da okumama uygun hale getirdi. Teşekkür ettim. ''Ne kibar bu şehrin insanları'' dedim içimden. Elimde Nilgün Marmara ile ilgili notların bulunduğu defterimi açtım önüme. ''Merak etmeyin, ben de onunla ilgili bir tez yazmıyorum'' diye geçirdim içimden; kime ne söylüyorsam. Ece Ayhan ve Cemal Süreya ne güzel özetlemişlerdi onun ruh halini. Hayatının baharında, üniversiteyi bitirmiş, tezini Plath' in intiharı üzerine yazan genç bir kadın Marmara... Yazık ki onun sonu da diğerlerinden farklı olmadı. Hayatta en acı veren şeylerden biri de anlaşılamamak. ''Oturur, bir şeyler karalar dururdu, şiir yazdığını bile bilmezdim'' demiş eşi ölümünün ardından, dolaşır durur yazın sayfalarında. En yakının tarafından anlaşılamamak ne acıdır.

Severim bu üç kadını. Okuyarak değil de yaşayarak anlayabilmeyi ne çok isterdim. Her şeye çare buluyor şu bilim insanları da keşke zamanda yolculuğun da çaresini bulsalar. Fazla uzaklaşmadan arada bir ziyaret eder gelirdik. Görmek istediğim öyle çok değer var ki... Pek çoğumuz yaşadığımız çağdan memnun değil, ben de değilim. Onlar da değillerdi belki. O yüzden aidiyet sıkıntısı yaşamadılar mı?

Kalkış vakti

''Saat epey geç olmuş, kalkıp çocukları almam lazım, şu lanet trafiği de düşününce daha erken çıkmalıydım'' dedim kendi kendime. Hayat ne kadar rutin ilerliyordu. sonra hep bir şeylere yetişme çabası... Beynimin içinde yine aynı sorunlarla boğuşurken, nasıl bir hızla yol aldıysam, fazla uzaklaşmadan varmak istediğim yere gelmiştim. Arabaya biner binmez okulun yolunu tuttum. Üstelik radyoda ''Summer Vine'' çalarken yol almayı çok severim ama güneşli havaları pek değil. ''İçinde hep bir kasvet dolu'' derdi annem. Sağlıklı da değil benim için, gözlerime çok zarar veriyor her türlü ışık.

Karanlık bir kadınım ben. Karanlığı seven, seçen, sevmek zorunda kalan belki de. En sevdiklerim kaldı geçmiş yüzyıllarda... Karanlık, her türlü tutuculuğun kol gezdiği yıllarda ama yine de çok isterdim onların zamanında yaşamayı. Düşünsenize Nietzsche, Dr. Breuer, Salome, Freud ile aynı masada toplandığınızı; bir şeyler içerken yapılan o sohbetin niteliğini. Salome oradayken çok dikkate alınmazdım belki ama olsun, ben dinleyerek katılmayı isterdim zaten.

''Ey dünya! Beni al buradan, götür uzak çağlara!'' diye bağırdım. Öyle sesli bağırmışım ki cam da açık, okulun önüne kadar gelmişim. Gözler üzerimde, nasıl utandım ama içimden nasıl kahkaha attım, anlatamam. İnsanlara biraz tuhaf gelen kadınsanız, yaptığınız pek çok şey tolere edilebiliyor. ''Delidir, ne yapsa yeridir!'' misali...

Şehirden fazla uzaklaşmadan dönebildim sonunda. Üstelik nasıl da yorulmuşum. Koca bir günde görmediğim insan, gitmediğim yer kalmadı. Hayat sizi bir yerlere götürmüyorsa, hayal sizi çok yere götürür. Yeni bir alemde görüşmek üzere...

Karga.la maya devam edin...
https://youtu.be/1OEron4rXfk
Bu yazıyı kargala!
0 Yorum