Kitap & Edebiyat Gezi & Seyahat

HAKKARİ’DE BİR MEVSİM VE AİT OLMA ÜZERİNE


Yaşadığımız yer bizi ne kadar yansıtıyor? Aklımızla, ruhumuzla ve bedenimizle aynı anda aynı yerde  ne kadar olabiliyoruz? Mesela ikamet ettiğimiz şehre ait miyiz? Yoksa yanlışlıkla oraya bırakılmış gibi miyiz? Sürgün mü tercih mi? Karakterlerimiz örtüşüyor mu? Örtüşmüyorsa kim değişiyor? Hangi taraf törpüleniyor? Kafamda pek çok soruyla beni baş başa bırakan bir kitapla geçirdim bu haftayı: Hakkari’de Bir Mevsim. Ferit Edgü’nün keyif veren şiirsel anlatımıyla bir taraftan hızla akan kitap; yarattığı kafa karışılığıyla da sürekli frene bastırıyor. Finalde ise tatlı bir doyum, ince bir hüzün ve bol bol soru kalıyor elinizde. 

Hakkari’de Bir Mevsim, yazarın askerliğini yaptığı Hakkari ilinde yaşadıkları ve gözlemledikleriyle harmanladığı bir kısa roman. Genel olarak şiirsel anlatımdan hoşlanmayan bir okuyucu olarak başlangıçta biraz zorlandığımı itiraf etmeliyim. Ama Ferit Edgü’nün kaleminin büyülü bir akıcılığı da var. Çünkü dil, şiirsel olduğu kadar basit ve anlaşılır da aynı zamanda. Düşle gerçek arasında gidip gelen diyalogların hangisinin düş hangisinin gerçek olduğunu kitabın sonuna kadar anlamanız imkansız. Ama ister düş olsun ister gerçek, müthiş gözlem yeteneğiyle yazar, yaşanmışlığı iliklerinize kadar hissettiriyor.

Hak. kenti

Kafka, karabasanlarında gördü belki seni, ama 

adlandıramadı. (Ya da hiç girmedin onun düşlerine.)

Bilseydi, senin gibi bir yer var yeryüzünde

en korkunç kitabının konusu sen olurdun.

Tolstoy bilseydi seni

soyluluğundan bin beter utanırdı.

Ve kim bilir belki yazarlığından

-şimdi benim utandığım gibi-

Avvakum bilseydi yakınında senin gibi bir kent olduğunu,

Kafkasları aşıp çile çekmeye sana gelir,

senin mağaralarında yaşardı.

Dostoyevski sürülseydi sana

Yer Üstünden Notlar’ı yazardı

ya da Suç ve Suç’u.

...

Hakkari'de Bir Mevsim

Bir kent üç beş satırla daha ne kadar anlatılabilirdi bilmiyorum. Hiç Hakkari görmemiş ve hatta Tokat’ın daha doğusunda hiç yaşamamış bir insan olarak ben, kitap bittiğinde Hakkari’de bir mevsim yaşamış gibiydim. Zorlu kış koşulları, ulaşılmazlığı, kimsesizliği ve çaresizliğiyle… Her türlü kaybı kabullenişi, kış geldiğinde haritadan silinişiyle… Dışarıdan gelene açtığı sevecen kucağı ve yokluğun ortasındaki misafirperverliğiyle… 

Bu arada neden “Hakkari” değil de “Hak.” derseniz, orada olmayı kabullenemeyiş derim. Hani o en başta sorduğum soru gibi; bedeniyle mecburen orada olan yazarın aklı ve ruhuyla içinde yaşadığı şehri reddedişi derim. Sessiz bir isyan, ruhani bir direniş derim.

Alaaddin

Hoca, benim kardeş hasta, diyor.

Nesi var? diyorum.

Ateşi var çok, diyor. Ölecek.

İlaç vereyim mi? diyorum.

Hayır, portakal ver, diyor.

Portakal yememiştir hiç.

Hakkari'de Bir Mevsim

Ortalama bir batılının anlaması güç değil mi? Hiç portakal yememiş bir çocuk var bir yerlerde. Ölmeden önce tadına bakmak istiyor. Gerçek olamayacak kadar uzak, gerçek olamayacak kadar imkansız… Ama gerçek! Çok uzaklardan gelen bir insanın gerçeklik algısını bozacak kadar gerçek! Kişilik bölünmesine sebep olacak kadar gerçek! 

İlk görev yeri Doğubayazıt olan öğretmen halamın anılarını dinler gibi okudum kitabı. Kardan açamadığı kapılar, aynı dili konuşamadığı için anlaşamadığı öğrenciler, anlaşmakta zorlansa da her akşam ayrı birine misafir olduğu köy halkı ve daha niceleri… 73 yaşındaki halam, hala özel günlerinde o öğrencileri tarafından aranıyor. Hakkari’de bir mevsim değil ama Ağrı’da çok mevsim geçirmiş bir öğretmen olarak mesleğiyle gurur duyuyor.

Yaşayan köy

Bende biraz öze dönüş etkisi yaratan Hakkari’de Bir Mevsim kitabından hemen sonra uzun süredir merak ettiğim ve oğlumu götürmek istediğim Yaşayan Köy Açık Hava Müzesi’ne gittim. Beypazarı’nın Ankara tarafından girişinde 9 km kadar içeride kurulmuş bir köy müzesi Yaşayan Köy. Üstelik yöresel kıyafetler giyen çalışanlarıyla, gözleme yapan teyzesi, eşek gezdiren amcasıyla, tokaçla çamaşır yıkanan meydanı ve taş evleriyle gerçekten yaşayan bir köy. Kahvaltısı çok lezzetli. Konaklama imkanı var. Kuzu ve kuş sesleriyle, ekmek kokularıyla ve mis gibi havasıyla bir köy sabahına uyanmak isterseniz kesinlikle denemelisiniz.

Çocuklarınızı köy meydanına bırakın, saatlerce oynayacak bir şeyler bulsunlar. Siz de kitabınızı kahvenizi alıp keyfinize bakın. Ya da isterseniz en başta sorduğum sorulara odaklanın. Ne kadar yaşadığınız kente aitsiniz? Vatandaşı olduğunuz ülkeyi ne kadar tanıyorsunuz? En son portakalı ne zaman yediniz?

Bu yazıyı kargala!
1 Yorum
Suna
Suna
01:09 @ 17.04.2022
Ağzına yüreğine sağlık bir solukta okunacak bir yazı olmuş¦?