Aktüel Kitap & Edebiyat

Jean-Paul Sartre: Varlık, Hiçlik Ve Bulantı'sı


Bu hafta kısa ama uzun uzun düşündürecek bir eser okumaya ne dersiniz? Jean-Paul Sartre yazarına ait, Varlık ve Hiçlik felsefesi ve Bulantı eserlerini inceleyelim o halde. Aslına bakarsanız Sartre ve varoluş felsefesini ''Bulantı'' dan ayrı bir yazıda açıklamak daha verimli olur. Ben yine de kısaca hepsine değinmeye çalışacağım. 1905 yılında Paris'te doğan Fransız yazar ve filozof Jean-Paul Sartre, varoluşçuluğun öncüsü ve yirminci yüzyılın en etkili düşünürlerinden biridir. Sartre'ın eleştirel teori ve derin düşünceleri dünya çapında önemlidir. Bu düşüncesinin etkisi 1964'te Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldüğünde daha net fark edildi. Ancak yazar, bu gıpta edilen övgüyü bunu yapan ilk kişi olarak reddetti. Buna dayanarak "bir kuruma dönüştürülmeme" arzusunu ilan etti.

Öğrenim gördüğü, Fransa'nın en prestijli okullarından biri olan Ecole Normale Superieure'den 1929 senesinde mezun oldu. ENS'deyken Sartre, hayat boyu yol arkadaşı olacak Simone de Beauvoir ile tanıştı. Ancak Sartre evlilik gibi bir "burjuva" kuruma inanmadığı için hiç evlenmediler. Okuldan ayrıldıktan sonra Martin Heidegger ve Edmund Husserl'in çalışmalarını incelemek için Berlin'e taşındı. II. Dünya Savaşı'nda kısa bir süre savaşmak zorunda kaldı. Savaştan sonra aylık edebi ve politik bir dergi olan Les Temps Modernes'i kurdu. Böylelikle varoluşçu yazınlarını yayımlamaya başladı.

Jean- Paul Sartre

Varlık ve Hiçlik

Husserl'in fenomenolojik yönteminin Sartre üzerindeki etkisi, ''Varlık ve Hiçlik'' eserinde açıkça görünür. Ancak onun yansıması Husserl'in metodoloji, benlik kavramı ve etiğe olan ilgisinden daha farklıdır. Bu farklılaşma noktaları Sartre'ın varoluşsal fenomenolojisinin temel taşlarıdır. Amacı dünyayı olduğu gibi değil de insan varoluşunu anlamak olan Sartre'ın. Fenomenoloji yöntemlerini benimseyen ve uyarlayan Sartre, insan olmanın ne olduğuna dair ontolojik bir açıklama geliştirir. Bu ontolojinin temel özellikleri, insanlık durumunu karakterize eden radikal özgürlüktür. Bunlar, şeyler dünyasının sorunsuz varlığıyla çelişir. Sartre'ın edebi çıktısı, kayıtsız bir dünyada gerçeklerin ve özgürlüğün her zaman istikrarsız bir şekilde bir arada var olmasına dramatik bir ifade katar.

Jean-Paul Sartre'ın en önemli felsefi çalışması olan Varlık ve Hiçlik, 1943 senesinde yayımlandı. Sartre varoluşu "öz"e göre değerlendirir. Yaşamın bireyler olarak kendimiz için seçtiğimiz hedeflerin ötesinde bir anlamı olmadığını savunur. Bundan yola çıkarak da kendi varoluşçuluk anlayışının haritasını çıkarır. Sartre, insanın bir şeylere anlam kazandırmak için etrafındaki şeylerden kopmasını önerir. Sonunda, anlamı yaratmak insanın kendisine kalmıştır. Onu Tanrı mefhumlarında veya Kant'ın ahlaki buyruğunda arayamayız diye de ekler.

Jean-Paul Sartre nihilist miydi?

Sartre'ın bir nihilist olmadığını önemle belirtmek istiyorum. Zira en çok yanılgıya düşülen şeylerden biri. Yazıları genellikle umutsuzlukla dolu olsa da, Sartre'ın kendisi sosyal değişimin yorulmak bilmez bir savunucusuydu. Üstelik bir anlamda da büyük bir iyimserdi. İnsan onuruna sıkı sıkıya inandı. Yıllarca bir lise öğretmeni olarak kaldı ve işteyken kravat takmayı reddetti. Varoluşçuluk ve Hümanizm'de sosyal sorumluluk kavramını detaylandırdı. Ayrıca sol siyasete derinden dahil oldu. Hiçbir zaman Komünist Parti üyesi olmamasına rağmen, Sovyetler Birliği'ne olan hayranlığını her zaman dile getirdi. Hatta benzer varoluşçulardan biri olan Albert Camus'ün Stalinizm suçlaması nedeniyle Camus'ten ayrıldı. Ancak 1956 senesinde işler değişti. Sovyet tankları Budapeşte'ye girerken, Sartre komünizme olan umudunu yitirdi ve SSCB'ye sırtını döndü.

1960'da yayınlanan Diyalektik Aklın Eleştirisi, Sartre'ın Marksizmin bir toplum ile diğeri arasındaki farklılıkları tanımasını ve insan özgürlüğüne saygı duymasını talep ettiği bir model olan, şimdi Sartrian -Liberal ve Özgürlükçü- sosyalizmi olarak bilinen şeyi önerdi. Vietnam Savaşı, Sartre'ın siyasi kanaatleri için başka bir alan sağladı. Tıpkı Fransa'nın Cezayir'deki savaşına karşı olduğu gibi savaşa aktif olarak karşı çıktı. 1967'de Çinhindi'ndeki Amerikan askeri davranışını yargılamak için Bertrand Russell tarafından kurulan Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi'ne başkanlık etti. Sartre, 1980'de akciğer ödeminden öldü ve son büyük eseri L'idiot'u yarım bıraktı.

Bulantı

Jean-Paul Sartre, kendisine ilk ününü kazandıran ''Bulantı'' adlı romanı 1938 senesinde yayımladı. Eser, dünyanın ne kadar boş olduğunu keşfeden, bu dünyaya ve kendi bedenine karşı tiksinti hisseden Antoine Roquentin adında bir adamın hikayesini anlatıyor. Esasen romanın savunduğu şey; insan yaşamının bir amacı olmadığı ve var olan tek şeyin varoluş olduğudur. Bu varoluşçuluğun temel ilkesidir. Bulantı Sartre'ın ilk romanı ve varoluşçuluk üzerine ilk düşüncelerinin, bir adamın dolambaçlı varoluşu üzerinden keşfidir. Çalışma, bir tarihçinin karakterini merkez alıyor.

Otuzlu yaşlarında bir adam olan Roquentin, küçük Bouville kasabasında bilimsel bir proje yürütmektedir. Fransız Devrimi'nin küçük bir figürü olan Marquis de Rollebon'un biyografisini yazmaya karar verir. Bulantı'nın, Roquentin'in günlüğü olarak yazılan anlatısı sayesinde, Roquentin'in boş bir varoluş sürdürdüğü, günlerini yerel kütüphanede kağıtlar üzerinde çalışarak ve akşamlarını kafe ve restoranlarda geçirdiği, üstelik tüm bunları boğucu bir izolasyon içinde yaşadığı açıkça ortaya çıkıyor. Roquentin tecrit halindeyken, kendi deyimiyle mide bulantısından muzdariptir. Bu onun için bir sürü kötü insanlarla dolu bir dünyada var olduğunu bilmenin verdiği ezici bir hastalık duygusu...

Roquentin'in kendini yansıtma süreci roman için önemlidir. Bu başta bunaltıcı olsa da, sonunda Roquentin'e aradığı bilgiyi, yani kendi varlığının bilincinin varlığını tanımlayan şey olduğu ve kişisel gerçekliğinin her şey olduğu bilgisini sağlayacaktır. Ayrıca Bulantı, ana karakterinin temel sorunlarına estetik çözümler bulma konusunda Rilke'nin Malte Laurids Brigge'nin Notları'ndan izler taşıyor. Gerçekten de iki kitap tematik olarak güçlü bir şekilde bağlantılıdır. Her ikisi de otuzuncu yaş gününün eşiğinde, etrafındaki dünyaya dair yoğun bir algı ile mücadele eden bir erkek anlatıcıyı konu alır. Bu, günlük biçiminde öz-yansıtma yoluyla çözülmesi gereken bir korkuda kendini gösterir.

Şimdi kimseyi düşünmüyorum, sözcükleri bulmak için bile çabalamıyorum. Kimi zaman hızlı kimi zaman yavaş bir şeyler akıyor içimde: Dokunmuyorum, bırakıyorum gitsin. Sözcüklere bağlanamadığım için düşüncelerim çoğu zaman karmakarışık. Belirsiz ve hoş şekiller halinde ortaya çıkıyor, sonra kayboluyorlar, hemen unutuyorum onları.

Jean-Paul Sartre - Bulantı

Yalnızlık ve melankoli

Romana derin bir yalnızlık hakimdir. Üstelik sadece Roquentin'i değil, etrafındakileri de derinden etkileyen bir yalnızlık... Bu yalnızlık, her bireyin esasen evrende yalnız olduğu, başkalarının bireysel varoluş deneyimleriyle çevrili, ancak bunlarla bağlantılı olmadığı tanrısız bir varoluşun temsilcisidir. Bu farklı varoluş fikri, Jules Romains'in benimsediği hümanizm tipiyle keskin bir zıtlık içindedir. Sartre, insan dayanışması, ortak bir varoluş ve diğerlerine karşı herhangi bir kardeşlik duygusuna dair argümanlara meydan okur. Sartre'ın saldırdığı hümanist fikirler ne kadar iyi niyetli olsa da, Sartre onları oldukça aptal bir karakter olan Autodidact'ın ağzına yerleştirerek ve küçümseyerek, hicveder ve reddeder. Eserde Roquentin'in bir tür melankolide ya da diğer adıyla depresyonda olduğu açıkça ortada. Kayıtsız bir dünya karşısında tamamen fazlalık hissi, umutsuzluğu ve hayattan zevk almaması, küçük fanteziler yoluyla gerçeği çarpıtması, akıl hastalığından muzdarip bir zihni işaret ediyor.

Bulantı Okurlarına

Roquentin'in hikayesinin detayları önemsizdir, önemli olan deneyim ve fikirleridir. Bu, Sartre'ın düzyazısının okuyucunun ilgisini çekmeyeceği anlamına gelmez. Bu tarafından bakınca bana Dali tarzındaki sanatçıların sürrealist resimlerini anımsatıyor. Bu resimlerin akılda kalan görüntülerini çağrıştırıyor. Daha önce de belirttiğimi gibi, Sartre'ın daha sonraki çalışması Varlık ve Hiçlik, varoluşçuluk biçimini çok daha net ayrıntılarla ortaya koyar ve Bulantı'ya mükemmel bir kaynak sağlar. Sartre'a göre her birey yaşam üzerinde tam bir özgürlüğe sahiptir. Nihai seçim, hiçlik yerine varlığı seçmektir. Bu, herkes için ortak olan bir seçimdir. Bulantı'nın sonunda Roquentin kurtarıcı bir sanat eseri yaratmaya karar vererek, varoluş seçimini hiçliğe tercih eder.

Biliyorum. Bana tutku verecek herhangi bir şeye ya da kimseye artık rastlamayacağımı biliyorum. Birisini sevmeye kalkışmak, önemli bir işe girişmek gibidir bilirsin. Enerji, kendini veriş, körlük ister. Hatta başlangıçta bir uçurumun üzerinden sıçramanın gerektiği bir an vardır. Düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan. Bundan böyle artık bu gerekli sıçrayışı yapamayacağımı biliyorum.

Jean-Paul Sartre-Bulantı

Son söz

Varoluşçu edebiyatta yazar, saçmalıktan rahatsız olmaz ve anlam saçmalığın çılgın umutsuzluğundan doğar. Varoluşçu edebiyat, özünde varoluşun anlamını araştırır ve sonunda hiçbirinin bulunamayacağını ilan eder. Karakterler, genellikle varlıklarının anlamsızlığının ani bir keşfiyle her zaman kırgın, endişeli ve üzgündür. Genellikle orta yaşlarındadırlar, çünkü bu toplumsal yapıdaki alanımızdan, hatta zihnimizde bile vazgeçmeye başladığımız bir dönemdir. Varlığımızın anlamını kalıcı bir şeyde ararız; bir edebiyat parçasında, bir sanat eserinde ve sanat kadar yüce değilse de, muhtemelen bir nezaket eyleminde...

Jean-Paul Sartre ile empati kuracak olursam; fikir, hikayenin felsefesi bu kadar güçlü olduğunda ve yazar felsefeye bu kadar aşık olduğunda, hikaye genellikle acı çeker. Felsefe ağırlıklı bir kitabın soğuk bir kış gecesinde okuyucunun dikkatini çekecek kadar sıcaklıkla parlaması çok nadirdir. Değerli varoluşçuların bir sonraki büyük ismi Albert Camus, 1938'de Bulantı'yı daha nazik bir şekilde incelemiş ve romanın 'onun bir parçası' olduğunu itiraf etmiştir. Bu romanı herkesin ifade ettiği felsefeden başka bir şey olarak adlandırdı. Bazen felsefenin gücü o kadar güçlü ve büyüleyicidir ki yazar çaresizce ona boyun eğmek zorunda kalır. Başarı boyun eğip kitabının ısrar ettiği şey olmasına izin vermektir. Bulantı hem felsefi bir eser, hem de düzyazı bir şiirdir. Size tavsiyem felsefe için doğru bir zihin çerçevesine sahip olduğunuzda onu okuyun. Bu aydınlatıcı bir deneyimdir. Üstelik sıradan bir okumanın son derece ötesindedir.

Bu yazıyı kargala!
0 Yorum