Kitap & Edebiyat

Kapıdaki Misafir


Hayatın yükü küçücük omuzlarındaydı sanki. Yine geç gelen akşamların birinde, sofanın önüne oturup sokak lambalarının etrafa yaydığı huzmeleri izlerken dökülüverdi dilinden: ''Ah Novella! Ne vardı sanki dünyanın gündüzleri olmasaydı? Böylelikle ışıkta kendini çırılçıplak, savunmasız, bir çare hissetmezdin.'' Sonra küçükken okuduğu ''Kibritçi Kız'' masalını anımsadı. Sahi, kaç kibrit gerekiyordu içinde donan hislerini ısıtıp çözmesi için? Gece, yalnızların korunağı mıydı? Bu yüzden mi daha bir kucaklıyordu hüzün kokan yanlarını. Meğer ne çok olmuştu arınmayalı. Kapıdaki misafiri rüyasında görmüştü sadece.

Kitaplığından eline en kalın olan kitabını aldı ve sayfalarını çevirmeye başladı. İçinden bir sayfa sayısı tutup okumayı çok severdi. "Bugün şansıma nasıl bir mesaj var?" diye 111. sayfayı açtı. Ancak beğenmedi ve hemen kapattı. Kısa kısa notlar alırdı hemen her sayfa arasına. Zira kendini derinliklere çekebilecek, sonra da yüzeye fırlatabilecek her detay bu minik kağıtlarda saklıydı. ''Fazla Uzaklaşmadan'' adlı hikayeyi biraz okuduktan sonra, kendine benzettiği bir ayağı kırık iskemlenin üzerine bıraktı kitabı. Sonra banyoya gitti ve suyu açtı. Tüm acılarını da sıkıntılarını da birer birer çıkardı üzerinden. Ilık suyun altında, içinde kalan bütün düş kırıklıklarını uğurladı. Zamanın farkında bile değildi. O an aklına ne geldiyse, bir anda çıktı duştan. Aceleyle üzerine aldığı havlusuyla kapıya koştu hemen. Bir ses işitmişti! "Gecenin bu saatinde kim olabilirdi?" diye biraz merakla, biraz ürkekçe çevirdi kilidi.

Mutluluk

Kapıdaki misafir mutluluktu. Gözlerine inanamadı önce. Uzun zamandır bekliyordu onu ama hazırlıksız yakalanmıştı. Şaşkınlığını üzerinden atıp hemen kendini toparladı. Nazikçe içeri davet etti bu çok kıymetli misafiri. Evinin en güzel yerine oturttu. Önce biraz gülümseme hediye etti, hatırını sordu. sonra önüne kendi mutluluklarını döktü. İçinde sakladığı, kilitli kalmış ne kadar keyifli an varsa, teker teker anlattı. Gerçi pek çok sayılmazlardı ya.

Sobanın üzerinde kaynamakta olan, kim bilir kaç papatyanın sevincini saldığı taze demlenmiş çayından ikram etti. "Aç mısın?" diye sordu ama cevap alamadı. Olsun! Sonunda gelmişti, sussa da olurdu. Kuş tüyünden yastıklara, pamuktan yorganlara sardı üşümesin diye. Olur ya, hasta olur da tüm mutluluğu gider diye, gözü gibi ağırlayacaktı onu. Sabah harika bir kahvaltı hazırlarım diye heyecanlandı. Yastığına başını huzurla koydu. Odada sessizce dolaşan papatyanın kokusunu üzerine örttü. Ne kadar uyumuştu? Kaç saat geçmişti? Kan ter içinde kalktı yatağından. Bir rüya mıydı gördüğü, yoksa gerçek mi olmalıydı? Hemen sevinci yokladı. Oradaydı, duruyordu! sonra yüzünde güzel bir tebessümle yatağına geri döndü.

Yeni doğan günü, gülen gözleriyle selamladı. Yorgun gecenin örtüsünü üzerinden çıkardı. Sonra, yoldan geçen bütün arabalara camın ardından el salladı, hepsini uğurladı. Bu sabah, her zamankinden erken uyanmıştı. Perdesini kapatıp yatağına geri döndü. Güzel bir enerjiyle uyanmıştı ama güne başlamak için heyecan duyamıyordu. Her zaman kararsız, ne istediğini bilmeyen, hatta ne hissettiğinden bile emin olamayan biri olmuştu. Olduğu yerden kalktı ve odasının içinde nedensizce dolaşmaya başladı. Bir şeyler arar gibi pijamasının ceplerini yokladı. Duvardaki tabloya takıldı gözleri. Bu, büyük babasının annesi için yaptığı akrilik bir resimdi. Yaklaştı ve tablonun arkasına elini uzattı. Az önce ceplerinde aradığı şey sanırım buydu. Yavaş adımlarla kapıya yöneldi. Sonra anahtarı deliğe geçirip usulca çevirdi. Mutluluk kahvaltı masasında onu bekliyordu.

Mutluluk kapınızı çalmayı hiç bırakmasın.
Bu yazıyı kargala!
0 Yorum