Spor

Küllerinden Doğan Takım Fenerbahçe Beko


Konuk Yazar 23 Şubat 12:50

Hep duyduğumuz bir cümle: "En dibi gördüysen gidilecek tek yön yukarısıdır.” Genelde de kendimizi iyi hissetmek için söyleriz. Bir nevi avuturuz kendimizi. Fakat Fenerbahçe basketbol takımının bu seneki performansı cümlenin doğruluğuna bir kanıt adeta. Sezon başında Koç Djordjevic’i takımın başına getiren Fenerbahçe, sezona çok kötü bir giriş yapmıştı. Kokoskov için kurulan bu takımla Djordjevic’in oyun anlayışı birbiriyle örtüşmüyor, takım ve koç bir türlü aynı sayfada buluşmuyordu. Hep yıldız bir guard üzerinden takımlarını inşa etmiş Djordjevic aradığı oyuncuyu burada bulamamış ve takımla enerjisi pek tutmamıştı. Kokoskov’un isteği doğrultusunda alınan tempo ve açık alan oyuncuları da Djordjevic’e uyum sağlayamıyordu. Her şeye rağmen iki tarafında ortak bir özelliği vardı: Savunma!..

Djordjevic koşmak isteyen bu takımla uyum sağlamamış olsa da belirli bir savunma temeli oturtmayı başardı. Zaten aset olarak da iyi savunmacılardan oluşan Fenerbahçe, özellikle topa baskı konusunda Pierria Henry ve Şehmus Hazer’le bunaltıcı bir seviyeye geldi. Arkada da Vesely gibi bir pota bekçisi olunca üst düzey bir savunma takımı ortaya çıktı. Hücumdaki ana karakter ve top yönlendirici ise Nando de Colo oldu. Roller belirlenmiş ve iyi de bir savunma takımı ortaya çıkmış olsa da maçlar kaybedilmeye devam etti. Savunma sayesinde hemen her maça ortak olan Fenerbahçe hücumdaki tıkanıklık ve üretkenlikten uzak olmak nedeniyle son saniyelerde birçok maçı kaybetti. Mağlubiyetler koç Djordjevic ve takımın uyumsuzluğunun daha da göze batmasına sebep oluyordu. Djordjevic birçoklarına göre çoktan gönderilmesi gereken noktaya gelmişti. Takım tempo, açık alan ve enerji üstünden oynamak isterken Djordjevic yarı saha hücumunda diretiyordu. Dörtnala koşmak isteyen bir atın üstündeki yılgın bir jokey gibi…

Sakatlıklar

Uyumsuzluklar, mağlubiyetler, sorgulanmalar derken takımın başına gelmesi muhtemelen kötü şey geldi. Sakatlıklar… Asvel deplasmanında önce takımın savunma lideri Vesely sonra da hücum lideri De Colo sakatlandı. İki sakatlık da uzun süreli. Artık Fenerbahçe için sezon bitmişti. Gönderilmesi düşünülen Djordjevic, bari bu amaçsız gözüken sezonu tamamlasın ve öyle veda etsin diye rakımın başında kaldı. Sezonun kalan bölümünde ana amaç oyuncu gelişimi diye görülmeye başlandı. Zaten sakatlıklar ve covid-19 etkisini de düşününce başka pek alternatif yol da gözükmüyordu. Geri planda kalan ve az süre alan oyuncuları daha fazla oynatmaktan başka çare de yoktu. Nitekim de öyle oldu. Özellikle Polonara, Şehmus ve İsmet Akpınar’ın süreleri arttı. Düşüş kaçınılmazdı. Fakat beklenen olmadı. Takım adeta küllerinden doğdu!

Yedekler ve yükseliş

Sakatlıklar her zaman kötüdür. Hiçbir sakatlığın herhangi bir takıma fayda getirdiğini söylemek mümkün değil. Ancak özellikle De Colo’nun sakatlığı hücumdaki tüm yapıyı değiştirdi. Ortaya çıkan sonuç da fena gözükmüyor. Sakatlıklar öncesi yarı saha hücumunu tamamen De Colo’ya bırakmış olan Djordjevic, hep elinde tuttuğu takımın dizginlerini de sonunda bırakmak zorunda kaldı. Burada Djordjevic’e haksızlık etmek istemem; sonuç olarak şu an oynayan takımın antrenörü de kendisi. Fakat özellikle Henry ve Polonara’ya verdiği süreler, sakatlık öncesinde hiç böyle bir oyunu istemediğine en büyük kanıt diye düşünüyorum. Aslında hocanın da bu oyuna biraz mecbur kaldığını görüyoruz. Ne olursa olsun Fenerbahçe, büyük bir çıkışa geçti. Bitti gözüyle bakılan sezonda play-off potasına girildi. Tekrardan salon doldu ve takımla bağ kuruldu. Djordjevic benimsendi ve hak ettiği saygıyı geri kazandı. Peki teknik anlamda ne değişti? Sakatlıklar Fenerbahçe’yi nereye götürdü? Bu form durumu ne kadar kalıcı?

Hücum

Sakatlıklar sonrası değişen en temel şey, kesinlikle tempo oldu. Zaten tempoyu ve açık alan oyununu seven oyunculardan kurulu olan takım istediğine kavuşmuş oldu. Özellikle Henry ve Polonara’ya uygun olan bu sistemde takım daha çok koşmaya başladı. Koşmaktan kastım da topu alır almaz rakip sahaya geçmek ve ilk fırsatları zorlamak. Pivot Booker’ın da mobil bir uzun olması takıma bu konuda destek verir konumda olmasına yol açtı. Genelde Euroleague takımlarının tempo yapmasına en büyük en büyük engel, statik ve ağır uzun oyunculardır. Mirotiç-Barcelona örneğinde olduğu gibi... O yüzden Booker ve Polanara gibi koşan uzunlara sahip olmak bu oyunu oynamak adına çok önemli bir etken. Bu tempolu ve hızlı oyun çoğu Euroleague takımlarının da savunmakta zorlandığı bir durum. Alışılmışın dışında olması ve kalın uzunları sahada tutmayı zorlaştırması nedeniyle Fenerbahçe’nin bu oyunu diğer takımlara çok ters gelmeye başladı.

Bir parantez de Guduric’e açmak lazım. Sezon başında çok formsuz ve isteksiz bir görüntüsü vardı. Ona tam ihtiyaç duyulan zamanda formunu buldu. Temponun düştüğü kritik anlarda en güvenilen el oldu. Hem kendi skorunu yaratmada hem de takım arkadaşlarına pozisyon hazırlamasıyla çok kilit bir rolün üstesinden gelmiş oldu. Bu performansı istikrarlı bir şekilde sahaya yansıtmayı başarırsa muhtemel bir sezon MVP adayı olur.

Savunma

Yine de her şeyin temelini savunma oluşturuyor. Bu hücum prensiplerine sahip olsanız da Fenerbahçe Beko’nun gücü savunmada yatıyor. Şu an dünya basketbolunda en önde gelen savunma prensibi topun olduğu yere baskı. Fenerbahçe’de ise topa baskı konusunda belki de avrupanın en iyi oyuncusu var. Pierria Henry!.. Zaten atletik olması onu iyi bir savunmacı yapıyor. Biraz da “deli” olması ise onu en iyi savunmacı yapıyor. Topa baskıyı inanılmaz seven ve isteyen böyle bir guarda sahip olduğunuzda ise bu durum tüm takımınıza sirayet ediyor. Henry’nin arkasından giren oyuncu da Şehmus olunca baskıdan hiç ödün vermemiş oluyorsunuz. Djordjevic son dönemde İsmet Akpınar’ı da rotasyona ekleyerek savunma seviyesini bir tık daha yükseltti.

Zaten Guduric, Polanara ve Dyshawn Pierre gibi kalın forvet oyuncularına sahip olan Fenerbahçe oyun içi rotasyonda da sorun yaşamıyor. Tüm bunların birleşmesiyle savunma da aç kurt gibi her yere saldıran oyuncular görüyoruz. Mantalite bu kadar sağlam ve istekli olunca Fenerbahçe savunmada rakiplerini paramparça ediyor. Hatta âciz duruma düşürüyor. Son kurbanı Real Madrid oldu mesela. Sadece 51 sayı attı Madrid. Tarihlerinin en düşük skorunun 47 olduğunu da söylemek isterim.

Mutlu bir son

Son 5 maçını da kazandı Fenerbahçe. Son dönemin en formda Eurolegue takımı. Şu an tekrardan play-off potasına da girmiş durumunda. Fenerbahçe sezonu nerede tamamlar bilinmez ama bu sezonu şimdiden kazanmış sayabiliriz. Takımın önce koçla sonrasında ise taraftarla bağı kopmuştu. Sakatlıklar her şeyi bitirir noktaya geldi. Böyle bir karanlıktan çıkıp ortaya karakter koyan bu takım için sonucun pek de bir önemi yok artık. Fakat fırsat ayağına kadar gelmişken de neden değerlendirilmesin? Play-off potasına girebilirse de üst taraftaki takımlar için bir kabus olabilir. Özellikle Vesely’nin de dönüşüyle iyice korkulan bir takım haline gelir. Son Madrid maçındaki tribün atmosferiyle birlikte daha birçok sürprize gebe bir sezon olduğunu da tüm camia hisseder konumda. Şimdiden mutlu olduğu bilinen bu maceranın sonunun nerede olacağını da hep beraber izleyip göreceğiz…

Yakın zaman hezimeti aşağıda; iyi seyirler.

https://www.youtube.com/watch?v=0uhV1JOTMQ4
Bu yazıyı kargala!
0 Yorum