Gezi & Seyahat Kitap & Edebiyat

ÖLÜM, KAHVE VE OLGA TOKARCZUK ÜZERİNE


Yeni yılla gelen iyi dilekler kalbimde, yepyeni rotalar belirledim kendime. Yeni ajandalar aldım, yeni planlarla doldurmaya başladım. Ayrıca gidilecek yerleri listeledim, okunacak kitaplar aklımda. Kitapların ve mekanların yanında, yazılsa roman olacak insan hikayeleri de toplamaya başladım. Bu kadar gelecek planı yapıp gerçekleştirmek için koştururken, durup dinlenmek gerekiyor bazen. Her şeyin bir sonu olduğunu bilmek… Güzel bir kahve ve müzik eşliğinde “ölüm” kavramını düşünmek... Belki biraz ölüm üzerine okumak… Kendi kayıplarımızı hatırlamak ve o kayıp hissini sindirmek… Sonra yaşanmışlıklarımızı sevmek ve onlar için şükretmek… Sonra tekrar kahvemizden bir yudum alıp plan yapmaya devam etmek… Olga Tokarczuk, Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde kitabıyla iki haftadır bu döngüye sokuyor beni.

Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde

Çağdaş Polonya edebiyatının en güçlü kalemi olarak bilinen Olga Tokarczuk’la tanışma kitabım oldu Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde. Carl Jung üzerine çalışmalar yapmış bir psikolog kimliği de bulunan yazarın karakterleri ve olay örgüsü gerçekten okunası. Baş karakter Janina, astrolojiye fazlasıyla ilgi duyan, şehre uzak bir Polonya köyünde yaşayan ve zengin Varşova sakinlerinin kış aylarında yazlık evlerine göz kulak olan orta yaşlı bir kadın. Okumayı ve yıldız haritası incelemeyi çok seviyor. Haftanın bir iki günü köy okulunda İngilizce dersi veriyor. Sokak hayvanlarını besliyor ve onlara sahip çıkıyor. Hayvanlara zarar veren komşularıyla her zaman savaş halinde. Yasal yollarla da elinden geleni yapmaya çalışıyor. Tüm bunları yaparken de komşuları tarafından kafayı yemiş bir kadın olarak nitelendiriliyor. Ölüm kavramını astrolojik açıdan inceleme merakı olan Janina, bir gece komşusunun esrarengiz ölümüyle başlayan ölümler silsilesinin tam ortasında buluyor kendisini. Ancak olaylar ne kadar karışık olsa da ölülerin yıldız haritalarını çıkarmayı da ihmal etmiyor.

Bir ölüyü giydirmek bir tür okşama biçimi gibi gelmişti bana. Hayatımda böyle bir duyarlılık yaşadığımı sanmıyorum. Onu nazikçe kollarından doğrultup elbiseleri üzerine giydirdik. Ağırlığı göğsümün üstünde dururken midemin bulanmasına neden olan oldukça doğal bir tiksinti dalgasından sonra sırtını hafifçe okşamak ve merak etme, iyi olacak diyerek sakinleştirmek için gövdesini kavramam gerektiğini düşündüm birden. Ama Garip’in varlığını hesaba katarak böyle bir şey yapmadım. Sapıtmaya başladığımı düşünebilirdi.

Ölüm boşluğu

Ölüm üzerine düşündünüz mü hiç? O geri dönüşü olmayan gidişi, gerçek "son"u içselleştirebildiniz mi? Çok sevdiğim yakınlarımı kaybettim farklı zamanlarda. Ama geçen yıla kadar herhangi bir canlının son nefesine şahit olmamıştım. Giderek artan tepkisizliği, azalan ve kısalan nefes alış verişlerini, değişen ten rengini, katılaşan bedeni görmemiştim daha önce. Hayatımda bu kadar hafızama kazınan bir sahne olmamıştı.

Sanki o an, o odada değildim. Kendim dahil herkesi ve her şeyi yukarıdan izliyordum. Kulaklarımda duyduğum en yoğun ses kalp atışlarımdı. Ağlama sesleri çok daha uzaktan geliyor gibiydi. Donup kalmıştım, tepkisizdim. Sadece komut alıyordum ve yap denileni yapıyordum. Ortamın en soğukkanlı insanı olarak nabız ve nefes kontrolü yapmak benim işimdi. Bir ruhun, bedeni terk edişine an be an şahit olmuştum. Terk edip giden ruh, çok sevdiğim bir ruhtu. Tepkisizleşen bedene dokunup sevmek istedim. Ama dokunma duyum çalışmıyor gibiydi. Parmak uçlarım mı hissizleşmişti yoksa ölüm bir bedeni kısacık bir sürede hiçliğe mi sürüklemişti bilmiyorum. Ancak o an dokunmak, bana hiçbir şey ifade etmiyordu. Parmaklarım boşluktaydı. Ölümün boşluğu…

Ölüm, geri dönüşü olmayan tek gerçek bu hayatta. Bir insanı yaşarken sevmek çok kıymetli. Yaşarken dokunmak sevdiklerimize, doya doya öpmek, varlığını sonuna kadar hissetmek; bunu yaparak sevgiyi bedensel hafızamıza da kaydetmek. Geçmişten bir anıyı canlandırmak için hem zihinsel hem de bedensel hafızamı devreye sokuyorum ben. Çok sevdiğim bir insanla içtiğim bir kahvenin tadı, beni yıllar sonra tekrar o an’a getirebiliyor. O yüzden yaşarken dolu dolu yaşamayı seviyorum. Ölüm beni korkutsa da, varlığı enerjimi yükseltiyor. Yaşamımı daha anlamlı kılıyor.

Celsius Coffee

Çayyolu'nda bir mahalle kahvecisi olarak başladıkları serüvenlerine yeni şubeler ekleyerek devam etmiş Celsius Coffee işletmecileri. Urla ve Kapadokya şubeleri de mevcut. Son zamanların olmazsa olmazı üçüncü nesil kahve ve çalışma salonları. Çayyolu şubesinin üst katı çalışma salonu olarak kullanılıyor. Alt katında ise kocaman bir kahve kavurma makinesi görüyorsunuz. Daha önce espresso çekirdeklerinin nasıl kavrulduğunu görmemiştim. İşletme sahibi ben kitap okurken çekirdekleri kavurdu. Bu sayede benim de ruhum sabah sabah kahve kokusuna doydu.

Mahalle kahvecilerinizi sevin, sık sık ziyaret edin. Zincir kahvecilere kıyasla çok daha keyifli vakit geçireceğinizden ve çok daha lezzetli kahveler içeceğinizden eminim. Keşiflerinizi benimle paylaşırsanız da sevinirim.

Ölüm diye bir gerçek var, unutmayın. Ama ona odaklanıp da hayatı kaçırmayın. Sevdiklerinizin değerini anlamak için kaybetmeyi beklemeyin. Hayvanları çok seven insanlardan korkmayın. Onlardan zarar gelmez. En azından iyi insanlara...

Bu yazıyı kargala!
0 Yorum