ÖNYARGILARA KARŞI BOHEM YAKLAŞIM: ONUR SAVAŞI


Sezer Aygün 1 Aralık 07:22

Saygıdeğer hanımefendiler, beyefendiler, Romalılar, asiller ve ruhban sınıfı bu haftanın konusu bir filmden yola çıkarak önyargılar olacak. Orijinal adı “Jagten (The Hunt)" olan film, Türkçe'ye “Onur Savaşı” olarak çevrilmiş. Danimarkalı yönetmen Thomas Vinterberg imzalı 2012'de çekilmiş bu film Cannes film festivalinden 3 ödül alıyor. Rol kartelası bayağı geniş olan, Lucas rolündeki Mads Mikkelsen de dans eğitiminden film sektörüne geçmiş başarılı bir oyuncu. IMDb puanı 8.3 gibi yüksek bir puan olan filmin ilerde daha çok kitlelere ulaşacağını umuyorum.

Filmin teması şu: Sağlam bir iftira varsa ona inanacak sağlam bir kitle de bulursun. Sonrasında zaten çekirdekler hazırdır. Filmi izleyen değil de yaşayanlardan iseniz zaman zaman karnınıza ağrılar girecek. "Bu adamın yerinde ben olsaydım ne yapardım?” demeden duramayacaksınız. Aslında buradaki iftira planlı, projeli bir çalışma değil. Küçük bir kızın bilmeden yaptığı bir oyun diyelim en hafif tabirle. Lucas, boşanma aşamasındadır ve oğlunu da yanına almaya çalışırken hayatı, bu iftirayla tamamen altüst olur. İşinden olur ve maruz kaldığı dışlanmaya karşı yanında sadece tek bir arkadaşı vardır.

Dünyaya hakim kültürlerin dışında, farklı ülkelerin filmlerini seyretmenin şöyle bir güzelliği var. Öncelikle kültür istilası gibi bir dertleri yok. Yani kendi yaşam tarzlarını olduğu haliyle filme yansıtıyorlar. Dolayısıyla bu da size aradaki farkı ya da benzerlikleri görme şansı veriyor. Mesela filmimizde de kitle psikolojisinin ne kadar evrensel olduğunu gözlemleyebilmenin yanında bir anaokulu öğretmeninin öğrencisiyle olan yakın-uzak ilişkisine de bakabileceksiniz. "Kadının olmadığı yerde medeniyet yoktur" diye düşünenlerdenim ama “yaşadığın toprak kaderindir" düşüncesini bu filmde daha çok fark ettim. Yine de bir İskandinav ülkesi olan Danimarka için, bu söylediğim geçerli değil gibi duruyor. Zira gayet medeni erkek dayanışması sahnelerini filmin başında da sonunda da görüyor olacaksınız. Bize, fazla yakın gelen birçok rahatsız edici insan manzarasına ise doyacaksınız.

Önyargılarla başa çıkmak

Toplumsal önyargılara giriş, temel prensip: İnsan her yerde büyük ölçüde aynıdır. Avrupalı da Asyalı da Çinli de birdir. Filmi izlerken de anlıyoruz ki insan çözümü zor bir meseleyle karşılaşınca Avrupa’da da olsa önyargılarıyla kopup gider, çılgın atar, büyük coşabilirmiş. Mesela kapı komşunuz şunları söyleyebilir. "Ben geleneklere saygılı bir insanım. Misal eski bir Fransız geleneği olan giyotin devrimden sonra unutulup gitti. Ben bu geleneğin yeniden canlanmasını istiyorum."

Sosyal bir kitlede kişi sayısı arttıkça düşünsellik azalırken duygusallık artar. Fransız düşünür Gustave Le Bon içine girmekte olduğumuz çağı “Kitleler Çağı” olarak tanımlıyor. Dünyayı yönetenlerin, kitlelerin ruhunu çok iyi tanıyan ama kendisinin psikolog olduğunu bilmeyen psikologlar olduğunu söylüyor. Nitekim filmde bunu da düşünüyoruz.

Kitlede rastgele bireyler bir araya gelir. Kişisel özellikler ortadan kalkar. Bilinç ortadan kaybolur. Bilinçaltı devreye girer. Telkin edilen düşüncelerin hayata geçirme isteği o kadar hızlı olur ki tüm duygu ve düşünce tek bir tarafa yönelir.  Bu saatten sonra kitle, kolektif bir bilince ulaşmıştır ve tek bir vücut gibi hareket etmeye başlar.

Gustave Le Bon

Eğer böyle bir topluma ve böyle önyargılara maruz kaldıysanız -ki kalmadığınızı umuyorum- korku, öfke, kızgınlık gibi güçlü duygularla yaşıyorsunuz demektir. Bununla beraber böbreküstünden salgılanan epinefrin hormonuna da maruz kalırsınız. Uzun vadede bu hormon anksiyete, kalp ritminin bozulması, kas ağrıları, bağışıklık sisteminin çökmesi gibi sorunlara neden olur. Bu hormonun temel amaçlarından biri, belli uyaranları tehdit gördüğünde "savaş, kaç ya da don" tepkisi vermenize yardımcı olmaktır.

Hayatı akışına bırak, rafting yapar gibi

Filmde Lucas'ın bu toplumsal süreci tek başına yaşadığını görmek insanın içini sızlatıyor. Filmi izlemeyenler için edindiğim 3 temel tavsiyem var.

  • Sızlanma. Maya Angelou demiş ya Asla sızlanma. Sızlanmak, zalime etrafta bir kurban olduğunu haber verir. Sızlanmak ihtiyacın olan enerjiyi de düşürür. Önyargılılara takılı kalma. Zaten eğer yaptıklarını görecek kadar zekaları varsa görürler, yoksa uğraşmaya değer mi? Bir düşün.
  • Yaşamı -elinden geldiğince normalleştirerek- sev. Bohem yaşa. Yani sanatsal, edebi veya manevi arayışlar, zamanı geçirmek için iyi bir yöntem olabilir. Sabırlı ol; çünkü iyileşmek zaman alabilir.
  • -İhtiyacın varsa- olabildiğince salak gözük. Alet çantanda bu da dursun. Hayat kurtarıcıdır. Yani için acıların çocuğu Küçük Emrah olsa da dışın misket havası olsun. T. S. Elliot'un dediği gibi “nerede aptal olacağını biliyorsan yeterince zekisin demektir.

Bu arada filmin içeriği yetişkinlere göre. Bunu da aklınızdan çıkarmayın.

Bu yazıyı kargala!
0 Yorum