Sağlık

PANİK ATAĞI ÖNLEMEK İÇİN YAPILMASI GEREKENLER


Konuk Yazar 2 Şubat 17:20

Panik atak başlıklı önceki iki yazıda;

  1. Panik atak sırasında yaşanan belirtilerin nasıl ortaya çıktığını ve ne anlama geldiğini 
  2. Atak sırasında neler yapılması gerektiğini anlatmıştım.

Şimdi de sıra 3. derste: Atakları önlemek ve onlardan ebediyen kurtulmak için ne yapmak gerekir? 

Cevap tam olarak tek kelime: Alışmak! Birazdan yazacağım her şey bunun etrafında şekillenecek. Daha başlamadan şunu da belirteyim: "Ataklardan kurtulmak” ifadesi sadece daha konforlu yaşamak için... Yoksa ataklar, kurtulunması gereken tehlikeli bir durum değil. Sadece “tat kaçırıyor” ve bu yüzden onlardan kurtulmak istiyoruz.

Alışarak kurtulma paradoksu

Normalde neye alışırız? Artık değişmeyecek şeylere, ümidi kesmemiz gereken durumlara, bundan sonra hep böyle gidecek olan şeylere... Alışmak gerekir, çünkü başka çaremiz yoktur. Seve seve alışacağız. Şöyle düşünün mesela. Galatasaray küme düşebilir bu yıl; ama sanırım hala ümit var. Hala ümit olduğu için de her maç daha stresli geçiyor taraftar için. Peki artık küme düşmesi kesin olduğunda ne olacak? Cevap belli; maçlar o kadar da yoğun stresli olmayacak. Hatta sakin sakin, izlemek olsun diye izleyecek taraftar, ligin son maçlarını. Yani stres -yahut kaygı- ortadan kalkmış olacak.

Bir başka örnek vereyim: Sevmediğiniz -hatta şeytan görsün yüzünü dediğiniz-, adı bile geçince içinizi tiksinti kaplamasına sebep olan bir akrabanız evinize misafir geldi. Ama yatılı misafir... “Bir süre” kalacak sizinle! Her sabah kalktığınızda onu göreceksiniz. Ona kahvaltı hazırlayacak ve akşam ona yapacağınız yemeği düşüneceksiniz. Hatta bir de ayıp olmasın diye gezmeye götüreceksiniz. Dahası o, size sormadan sizin için planlar yapıp iyice keyfinizin içine edecek. Ama şöyle düşünün; ne zaman gideceği belli değil. Haftaya mı gider, on gün sonra mı gider, bir ay mı kalır? Belirsiz!.. Bu durumda her gün, biraz daha batar her tavrı ve dışarı iki dakika bir yere gitseniz bile "dönünce onunla karşılaşmak" fikri hep zihninizin bir köşesinde durur. Peki; mesela bilsek ki daha gelirken dönüş biletini de almış. Ne zaman gideceği belli. İşte o zaman tamamen rahatlamasak da içimizden deriz ki "Az sabır, filanca tarihte gidecek zaten". Bu durumda ona katlanması daha kolay olur. Bazı tavırlarına alışmaya çalışırız ve daha tahammüllü oluruz. Keyfimiz daha az kaçar.

Kısaca özetleyip meselenin panik atak ile ilişkisine döneyim: Bir sıkıntıya alıştıkça, onun geçeceğinden ümidi kestikçe, ona daha iyi katlanırız. Değişmeyecek şeylere alışırız. 

Geçmeyeceğine inanmak

Panik bozukluğun iyileşmesi için, atakların bir daha gelmemek üzere ortadan kalkması için beynimizi yanıltmamız gerekiyor. "Ataklar hep devam edecek, hiç geçmeyecek." Alışın. Alışınca zayıflayacak, azalacak, daha nadir olmaya başlayacak ve son tahlilde alışınca kaybolacak. Siz sanki artık buna mahkum olmuş gibi ümidi kestikçe o da sizi o kadar rahatsız edemeyecek. Yani geçmesi için, tam tersine inanmalısınız: Geçmeyecek!

Peki bu o kadar kolay mı? Eğer ataklar sizi üzerinizden kamyon geçmiş gibi hırpalamışsa, dahası her atakta "Bu defa kesin öleceğim/çıldıracağım!” demişseniz; tabii ki korku ile beklersiniz bir sonraki atağı. Üstelik atağın olduğu her yerden kaçarsınız. Ama artık atakların nasıl ortaya çıktığını (alarm sistemi), atak sırasında yaşananların ne anlama geldiğini (beynimizin tehdit yokken de varmış gibi tepki oluşturması) biliyorsanız; atakların, ne kadar hırpalarsa da geçip gideceğini bilirsiniz. “Bırakın gelsin, bırakın gelsin, gel hele gel!” dersiniz. Gerçekten de bırakın gelsin!

Tamam, çok rahatsız edici! Gerçekten insanı mahveden bir ruh hali yaşatıyor ataklar; doğru. Ama başka?.. Başka bir zararı var mı? Atak bittiği an, tamamen ataktan önceki hale dönmüş olmuyor musunuz? O zaman bırakın gelsin. Zaten siz ne kadar, "Gelmesin!" deseniz de gelecek o. Kaçarınız yok. Hatta gelmemesini ne kadar arzularsanız en ufak bir çarpıntı yahut başka bir bedensel belirti sırasında da o kadar korkar ve atağı da tetiklemiş olursunuz.

Oturuyorsunuz ve içiniz daralmaya başladı diyelim. Atak geliyor olabilir. Tam o sırada “Yine geliyor benimkiler” demeyi başarırsanız (yine: öncekiler gibi; benimkiler: tanıyorum artık), atakların o kadar da sık gelemediğini, gelince de hafif geçtiğini fark edeceksiniz. Ama unutmayın! Bu ifadeyi defaatle kullandım, yine kullanacağım: “Gelirse de gelsin.” 

Tuzak: Dikkati dağıtmak

Tüm bunları anlatınca, terapi de iyi bir kıvama gelince karşımıza şöyle bir tuzak çıkıyor: Anksiyete -o rahatsız edici, bunaltıcı his-. Gelince dikkati dağıtmaya çalışmak veya bazen de hiç gelmesin diye sürekli kendini meşgul tutmaya çalışmak... Esasında gayet haklı bir talebin ürünü. Bununla beraber daima şunu görüyoruz: Dikkati dağıtmaya çalışanlar bir süre sonra dönüp hislerini kontrol ediyorlar. "Geçti mi?" Tabii ki geçmediğini görünce, "Bu da işe yaramıyor, geçmiyor bir türlü" diyerek daha da huzursuz oluyorlar. Hafif düzeyde rahatsız edici hislerde, dikkati dağıtmak “geçici olarak” işe yarasa da panik atak gibi şiddetli durumlarda işe yaramıyor.

Üstelik bunu yaparken bir de sanki panik atak zararlı bir şeymiş gibi varsayıyoruz ("Tehlikeli bir şey, o zaman yaşamamalıyım ve dikkatimi dağıtmalıyım"). Madem zararsız -ki bunu artık biliyorsunuz- o zaman dikkati dağıtmak için de çaba sarf etmeyin. Tersten gidelim, dikkatinizi dağıtmak için çaba sarf ederken beyninize aynı zamanda "bu durumun ciddiye alınması gereken bir durum” olduğu mesajını vermiş oluyorsunuz. Atağı ciddiye almamaya çalışın, bırakın gelsin. Dikkatinizi dağıtacak, sizi oyalayacak bireyleri yapmayın. Onun yerine, atak geldiğinde o sırada ne yapıyorsanız onu yapmaya devam edin. Sırf atak geldi diye planınızı değiştirmeyin. Onu umursamadığınızı fark ettikçe giderek zayıflayacak ve pes edecek. Ama bu durum bir süreç içinde olacak. Şiddeti, önce 10’dan 9’a düşecek; sonra daha, daha ve daha… Artık sizi kandıramadığını fark ettiğinde bir daha kapınızı çalmayacak.

Son olarak unutmayın ki, "İt ürür kervan yürür". Atak dibinizde havlamaya devam etsin, siz o sırada atak olmasaydı ne yapıyorduysanız onu yapın. Bırakın, gelsin!

Bu yazıyı kargala!
0 Yorum