Gezi & Seyahat Tarih

Sümela ve Şifresi: Kehanet mi, Gerçek mi?


Konuk Yazar 3 Kasım 11:36

Bu yazıda ülkemizin kuzeydoğusunda engin dağların sarp yamaçlarında, sivri kayalıklar arasına kurulu, esrarengiz Sümela Manastırı'na doğru masal tadında bir yolculuğa çıkıyor olacağız.

Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde takvimler M.S. 386 yılını gösterirken soğuk bir sonbahar sabahının erken saatlerinde gördüğü rüyanın etkisiyle Atina’daki evinde gözlerini açan Rahip Barnabas doğrularak bir süre yatağında öylece oturuverir. Gördüğü rüyanın Tanrı’dan gelen bir mesaj olduğunu kavraması çok uzun sürmez. Zira rüyasında bakire Meryem Ana’nın Trapezus’un (bugünkü adıyla Trabzon) yakınlarında bir dağın eteğinde, Bebek İsa’yı elleriyle kavrayarak göğe doğru yükselttiğini görmüştür. Bu rüya onu derinden sarsmıştır. Çünkü keşişimiz sıkı sıkıya dinine bağlı güçlü bir Ortodoks’tur.

Zaman kaybetmeden yola çıkıp oraya gitmeli ve durumu kendi gözleriyle görmelidir. Başta İsa’nın yeryüzüne indiğini veya ineceği yerin bu dağın etekleri olduğunu düşünür. Hemen yola koyularak soluğu Atina limanında alır. Buradan Konstantinopolis’e (bugünkü adıyla İstanbul) giden ilk yük gemisine biner. Ancak bilmediği bir şey vardır. Aynı rüyayı o gece başka bir rahip Sophronios da görmüştür ve aynı gemidedir. Birbirlerinden habersiz Trapezus’un balta girmemiş ormanlarında kara dağların yamacında bilinmez sırlarla dolu içinden tüm hiddetiyle akan bir derenin geçtiği o vadiye doğru yol almaya başlar keşişlerimiz.

İki rahip tek rüya

Konstantinopolis’ten aktarma yaparak ertesi gün Trapezus limanına indiklerinde birbirleriyle karşılaşırlar. Bunun bir tesadüf olmadığını hemen oracıkta anlarlar. Birbirlerine rüyalarını anlattıklarında yolculukları çok daha gizemli bir hale gelir. Büyük Roma İmparatorluğu’nun doğu sınırlarına yakın bu kentte ortaya çıkmayı bekleyen bir sır mı saklıdır yoksa?

Zorlu bir mücadelenin ardından nihayet rüyalarını gördükleri yerin yakınlarına ulaşırlar. Kafalarını kaldırıp göğe baktıklarında vadiden yaklaşık 300 metre yukarı uzanan bu dağın heybetiyle ikisinin de nutku durur. Sık ağaçlarla kaplı bu sarp kayaları tırmanmaları oldukça zamanlarını alır. Dağın içerisine gömülü mağaralara ulaştıklarında ikisi de rüyalarında gördüğü yer olduğuna hemfikirdir. Etrafı gezip dikkatlice incelerler, İsa’dan bir iz ararlar ama nafile. Burası daha önce hiç ayak basılmamış, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdir sadece. Ama belki de sırf tam bu yüzden burayı uygun hale getirip İsa’nın yer yüzüne inişine hazırlık ve tanıklık yapmaları gerekmektedir.

Yıllarca eğitim yuvası oldu

Hemen hazırlıklara başlarlar ve buraya “Melas” (Karadağ) sözcüğünden türeyen ”Sümela” adını verirler. Bu ismin Meryem Ana’nın siyah renktasvirinden geldiği de düşünülmektedir. Dağın oyuk ve mağaralarla kaplı bu köşesine manastır inşa etmek oldukça uğraş isteyen bir iştir. Ancak ne yapar eder, bir şekilde inşaatı tamamlar keşişlerimiz. Ardından bu manastırın rahipleri olurlar. İmparatorluğun doğusundaki tek eğitim merkezi, öğrencilerini ağırlamaya hazır hale gelir.

Bundan yüzyıllar sonra 600’lerde Justinianus döneminde Belisarios tarafından manastır onarılır. Ayıca tamir ettirilirken genişletilir ve çeşitli eklemeler yapılır.

Günümüzdeki halini almasıysa 1200’lü yılları bulmuştur. İstanbul’un Latinler tarafından işgal edilmesiyle Bizans’ın 12 ailesinden biri olan Komnenos’lar buradan kaçarak Trabzon’a yerleşir. Kendi imparatorluklarını kurarlar. Sümela’ya ayrı bir önem veren Komnenos Ailesi 1204 yılında manastıra yeni eklemeler ve şapeller inşa ettirir. 3. Alexios’un oğlu 3. Manuel ve sonraki prensler döneminde de Sümela yeni fermanlarla zenginleştirilmiştir. Duvarları ve tavanları İncil’den hikayeler, İsa motifleri ve fresklerle süslenir. Aynı zamanda Komnenos’ların İstanbul’a olan özlemleri sonucu ortaya çıkan Trabzon sahilindeki Ayasofya’yı da Sümela’da yetişen öğrenciler süslemiştir.

Fatih Sultan korudu

Doğu Roma İmparatorluğu’nun ayakta kalan ve yıkılan son şehir olan Trabzon'dur. 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet, fethettikten sonra manastıra dokunmamıştır. Sümela, o zamandan 1. Dünya Savaşı’na kadar olan uzun süreçte tarihe meydan okumuştur. Yaklaşık 500 yıl daha burada öğrenciler yetişmiştir. Cumhuriyetin ilanı ve yeni Türk Cumhuriyeti sonrası Sümela müze haline gelmiştir. Günümüzde de kapsamlı bir restorasyondan geçmiştir. Tüm ihtişamıyla her sene yüz binlerce ziyaretçiyi ağırlamaya devam etmektedir. Aynı zamanda her yıl ağustos ayının 15’inde Fener Rum Patriği’nin katılımıyla manastırda Meryem Ana’nın Göğe Yükselişi adına ayinler düzenlenmektedir. Ortodoks alemi için oldukça önemli olan Sümela, heybetiyle her daim göz kamaştırmıştır. Kamaştırmaya da devam edecektir.

Yapılan restorasyon çalışmalarıyla daha önce bilinmeyen yeni şapeller keşfedilmiş ve -kim bilir- kazılarda ne tür eserler ortaya çıkarılmıştır. Belki de yüzyıllardır Kudüs veya Antakya’da olduğu sanılan ve Tapınak Şövalyeleri tarafından yer altındaki gizli mahzenlerde aranan, Da Vinci’nin de resmettiği “Son Akşam Yemeği” tablosundaki Kutsal Kase, buralarda bir yerlerde gömülü vaziyettedir.

Anlatılan efsaneler kehanet mi yoksa gerçek mi; bilmiyoruz. İsa yeryüzüne Altındere Vadisi’nde 1600 yıldır nefes alan Sümela’dan mı dönecek? Bunu bizlere zaman gösterecek.

Bu yazıyı kargala!
0 Yorum