Kitap & Edebiyat

Tezer Özlü İle Yaşamın Ucuna Yolculuk


Tezer Özlü: Türkiye'nin melankolik prensesi!.. Bu ve benzer tasvirlerle anılıyor tüm yazın sayfalarında. Bana kalırsa yaşıyor olsaydı ''prenses'' benzetmesini kesinlikle kabul etmezdi. Türk Edebiyatında ruh hali olarak kendime en yakın hissettiğim yazarlardan biri Tezer Özlü. Sanırım benzer varoluş sancıları ve benzer hiçbir yere ait hissedememe duygusu beni ona daha çok yaklaştırıyor. Tıpkı Nilgün Marmara gibi... Kısacası yeryüzüne dayanabilmesi kolay olmayanlar... Tezer Özlü edebiyat yoluyla yaşamı ve ölümü anlamlandırıp bir birey yaratmaya çalıştı. Net bir üslup ve modernist bir anlayışla kaleme aldığı yazıları, düzyazının lirik havasını yansıtır. Hümanist doğasıyla, derin diyaloglarını birleştirip bir yazar olarak itibarını artıran biri o. 1980 senesinde Çocukluğun Soğuk Geceleri adlı ilk romanı yayımlandığında meme kanseriyle mücadele ediyordu. Bundan dolayı kırk üç yıllık yaşamına az sayıda eser sığdırdı. Yalnız farklı dergilerde yayımlanan pek çok yazısı da bulunmaktadır. Özlü'nün stili, mizacı, yazılarının sesi ve yaşamı Franz Kafka'nın tekil üst kurgularına kadar hayran olduğu Alman ve İtalyan yazarlarınkine benzer. Ayrıca teknik ve tematik olarak da onlarla uyumludur. Yaşamın Ucuna Yolculuk eserinde Pavese, Kafka ve Svevo izlerini yansıtır. Zamansız ölümünden önce yayımlanan son kitabı Yaşamın Ucuna Yolculuk'u bitirmesi için ona ilham veren şey; Cesar Pavese'in yalnızlığı oldu. Türkiye'nin prestijli yayınevi Yapı Kredi Yayınlarından çıkan kitapları arasında, edebiyatta yakın arkadaşı olan Leyla Erbil'le yazıştığı mektuplardan oluşan bir derleme de mevcut.
''Karşıma çıkan her şey yetersiz. Soluduğum her şey yetersiz. Dalgalar, odalar, mekanlar, sevgiler yetersiz. Suların tadı yetersiz. Günlerin uzunluğu yetersiz. Haftaların günleri yetersiz.'' Tezer Özlü
TEZER ÖZLÜ YAŞAMIN UCUNA YOLCULUK

Yaşamın Ucuna Yolculuk

Eserde ana karakterin sesi kurgulanmış bir oto portre olarak sunuluyor. Duygusal dürüstlüğü ve radikal post-milliyetçi bireyciliği nedeniyle okuyucular için gayet ulaşılabilir, çekici, ve tanıdık. Ayrıca özgür ve aynı zamanda tavizsiz bir entelektüelin öz farkındalık bakış açısından aktarılıyor. Özlü'nün eserinde tasvir ettiği çevre çok net ve gerçekçidir. Hatta kendinizi kitabın içinde bir karakter olarak hayal edebilirsiniz. Böylesine detaylandırdığı bir çevre ile Tezer Özlü, inandırıcı bir şekilde özgün tarzını ortaya koyuyor. Üstelik sadece paragraflarla bölüm aralarını bölmeyi tercih etmiyor. Dramatik olmayan bir şekilde bir yerden başka bir yere atlıyor. Kullandığı anlatımın gerçek özü içe dönüktür. Özlü, eserinde kırdan kente göç temasını nazik bir dokunuşla işliyor. Türkiye'deki taşra yaşamının kalıcı, gölgede kalan varlıkları arasında geziniyor. Daha sonra anlatıcının çevresi, kentsel ve kırsal bu karşıt yaşam biçimleri arasında aniden değişiyor. Anlatıcının romanın ilk başlarındaki intihar girişimi, 2020'de vefat eden çağdaşı Adalet Ağoğlu gibi benzer şekilde, eserlerinde sıklıkla kullanacağı bir araç haline gelir. Hatta Tezer Özlü eserinde de işlemiş olduğu intiharın dramatik etkisini her zaman yaşadı. Üstelik birkaç kez girişimde dahi bulundu. Fakat bahsedildiği gibi ölüm sebebi intihar olmadı. İstanbullu edebiyatçıları Sartre ile tanıştıran Türkiye'nin öykü ustası Sait Faik Abasıyanık aracılığıyla, varoluşçuluğun intihara meyilli mide bulantısı dönemin Türk yazarlarını derinden etkiledi. Özlü henüz on bir yaşındayken Sait Faik'in yaşamını yitirmesi onda kalıcı bir etki bıraktı. Hayatı boyunca aidiyet sıkıntısı çeken Özlü gibi varoluş sancısını iliklerine kadar hisseden Oğuz Atay da onlardan biriydi.
''Yabancısı olmadığım bir tek olgu var. O da kendi varoluşum. Belki tek mutluluğum bu. Tek bağlantım. Kendimi kavrayamazsam, tüm varoluşum yitmiş demektir.'' Tezer Özlü

Klinik yolculuk

Çocukluğun Soğuk Geceleri'nde Özlü'nün anlatıcısı, ölü bedeninin nasıl güzel olacağını tahmin etmeye çalışır. Yutmaya her an hazır olduğu tabletleri saklama planını hafızasına kazır. Dil, hayali güzellik manzaralarını hayatın ötesinde yüceltirken, paragraf birdenbire bir psikiyatri hastanesinin amblemiyle kirli bir yastık kılıfına dönüşüyor. Özlü, sanki karakter çoktan ölmüş gibi yazıyor. İç sesinin histerik ve aşırı aktif hayal gücü azalırken, anlatıcı hastaneden ayrılmak için mücadele ediyor. Fakat sahneler arasındaki gerilim azalmıyor. Bu ham haliyle klinik depresyonun sesidir. Üstelik ilişkili okuyucular için hayati önemdedir. O dönemlerde ruh sağlığı sorunlarına rasyonel, şeffaf çözümler tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de nadir bulunuyordu. Aynı zamanda psikiyatrik ve psikolojik sağlık hizmetleri popüler bilinçlerde gereken ilgiyi görmemişti. Anlatıcı ailesiyle birlikte bir cenazeye gittiğinde, ölümün bir sınır olmadığı fikri üzerine kafa yorar. Bu, hayatın mutlak sınırlarının bölgesel bağ duygusuna bağlı olduğu kısıtlamalar için uygun bir metafordur. Ölümlülük ve toplum, Tezer Özlü ve karakterlerinin düşüncelerinde sormaya ve yanıtlamaya çalıştığı en zorlu iki soruydu. Nasıl ki anlatıcısı yaşadığı yeri terk etmek istiyorsa, bedenini de terk etmek istemesi gayet doğal.
''Her zaman yabancı insanlar bize dostlarımızdan daha çok sunan, veren kişiler. Öyleyse yaşamımızı neden yalnız yabancılar arasında geçirmiyoruz. Hiçbir beklenti olmadan, hiçbir yük olmadan ya da insanın kendi kendine mutluluk dediği kısa anlardan yoksun. Tüm duyguların en güzeli duygusuzluk, öyle bir duygusuzluk ki, insanın tüm dünyayı ve tüm insanları kucaklayabileceği duygusuzluğun duygusu.'' Tezer Özlü
TEZER ÖZLÜ YAŞAMIN UCUNA YOLCULUK

Çocukluğun Soğuk Geceleri

Çocukluğun Soğuk Geceleri'nin yaklaşık yarısında, anlatıcı Paris'te ama aklının bir tarafı İstanbul'da. İki şehir arasında birden fazla erkeği seviyor ve terk ediyor. Duygusal olarak ne burada ne de oradadır ve aşıklardan geçen trenler gibi bahseder. Ne de olsa aşk konusunda net: Onun için büyük bir aşka gerek yok. Ayrıca böyle bir aşka ihtiyacı da yok. Sadece ruhuna eş bir erkek onun için yeterli. Fakat gezdiği Avrupa kentleri, karşılaştığı erkekler kadar ruhtan yoksundu. Çiçekleri sigara kokuyor, rüyaları kabus gibiydi. Onun için İstanbul, Berlin, Ankara, Paris hepsi aşk gibi yitiktiler... Eser akıcıdır ve içgüdüsel ayrıntılarla doludur. Ayrıca okuma mesafesinden bile hissedilen rahatsız edici ve tiksindirici sahneler de var. Tezer Özlü 1967 ve 1972 seneleri arasında psikiyatri kliniklerinde kaldı. O dönemde cinsel istismara uğradı. Çocukluğu ve hastanede kaldığı dönemlerde yaşadıklarını da bu eserle romanlaştırdı.
''Tren raylarını severim. Bağımsızlığı, gidebilmeyi, kalmak zorunda olmamayı, uymak zorunda olmamayı anımsatır. Tren rayları bir tür bağımsızlıktır benim için.'' Tezer Özlü

Özlü ve tarzı

Feminist bir sembol olarak Özlü, 1970'lerin sonlarında erkeklerin baskınlığının azalması ve daha fazla kadının ulusal üne sahip yazarlar haline gelmesiyle Türk yazarların demografisinde bir değişimi temsil ediyor. Özlü, genç yaştan itibaren İstanbul edebiyat cemiyetinin edebi suarelerinde yer aldı. Onun Marksist uyumsuzluğun yalnızlığına ve yabancılaşmasına yaptığı derin dalış, akranlarından -Sevgi Soysal, Tomris Uyar ve Leyla Erbil- gibi apolitik, enternasyonalist ve bireyciydi. Ancak erken dönem Türk feministi Soysal'ın aksine, Özlü hükümete karşı durmadı ve aktivist hareketlerde yer almadı. Örneğin, hapishane yazıları edebi üretiminin bir parçası olan Soysal gibi hapse atılmadı. Bunun yerine Tezer Özlü, düşünce krizini sistematik, ataerkil kadın düşmanlığıyla karşı karşıya getirerek ilişkilendirdiği “Kadınlarımız” gibi denemeler yazdı. Dahası, yaşamı ve ölümü anlamlandırmaya ve edebiyat yoluyla bir birey yaratmaya çalıştı. Ulusunun dışında, ailesinin dışında, hatta vücudunun dışında bir yaşama sahip olması gereken bir birey! Bu süreçte, ailesel veya ulusal tanınmanın ötesinde, bilinmeyene böylesine duygusal, psikolojik bir sıçramanın acısını yaşadı. Belki de Özlü'nün en kalıcı derslerinden biri de budur.
TEZER ÖZLÜ YAŞAMIN UCUNA YOLCULUK

Son söz

Özlü'nün edebi çabaları, bozuk küreselleşme sisteminde kaçınılmaz olan küresel yabancı düşmanlığı salgınına karşı bir panzehir olarak varlığını sürdürüyor. Hatta hem hileli hem de arkadaş canlısı ve felaket kapitalizmine karşı savunmasız. Özlü, korkusuz kadın iç gözlemi tasvirleri nedeniyle Furuğ Ferruhzad ve Sylvia Plath ile yakın bağlamdadır. Tezer Özlü, yazılarında ve yaşamında cinsiyet rollerini dönüştürmeye çalıştı. Üstelik, otobiyografik kurguya olan bağlılığında, dünyanın dört bir yanındaki yazarların aynı anda modernizmden postmodernizme doğru yöneldiği bir dönemde özel bir çizgi izledi. 10 Eylül 1943 senesinde Kütahya'da doğan Özlü, 18 Şubat 1986 senesinde İsviçre'de yaşamını yitirdi. Türk Edebiyatına az sayıda eser bırakmasına rağmen eserlerindeki derinlik yüzlerce kitapta bulunamayacak kadar yoğun, uzun ve etkileyici...
''Neden edebiyat? Yeryüzüne dayanabilmek için..'' Tezer Özlü
Bu yazıyı kargala!
0 Yorum