Kitap & Edebiyat Sinema & TV

Uğultulu Tepeler: Heathcliff ile Catherine-Emily Bronte


Klasikler söz konusu olduğunda Uğultulu Tepeler, gelmiş geçmiş en iyi klasiklerden biri kesinlikle. Edebiyata derin bir ilgisi olan herkes bu kitabın önemini kavramış demektir. Bugün de dünyanın her yerinde Uğultulu Tepeler, edebiyat müfredatının bir parçası olmaya devam ediyor. Kitabın zenginliği ve lezzetinden dolayı pek çok edebiyat severin de "enleri" arasında yer alıyor. Uğultulu tepeler İngiliz Edebiyat dünyasındaki, üç Bronte kız kardeşin ikincisi olan Emily Bronte'un başyapıtıdır. Eser sadece istisnai bir roman değildir. Aynı zamanda Emily Bronte'nin edebi dehası tarafından bir araya getirilmiş, sanatsal vizyonun gotik bir aktarımıdır. O zamanlar da okuyucuları şaşırttı ve bugün hala bizi şaşırtıp cezbetmeye devam ediyor.

Bu karanlık eserin dünyasına girmek için pek çok neden var. Bronte'nin muhteşem, akıcı, modern düzyazısı, leziz anlatım tarzı, romanın benzersiz atmosferi, olağanüstü romantik kahramanları Cathy ve Heathcliff... Üstelik çarpıcı doğaüstü alt akımlara ve okuyucunun asla unutamayacağı sahnelere sahip. Bu kadar genç ve ilk kez roman yazan birinin bu denli şaşırtıcı bir olgunlukla yazabilmesine gerçekten inanamıyorsunuz. Emily yazmaya başladığında sadece on dokuz yaşındaydı ve metni yirmi dört yaşında tamamladı. Ancak bugün Uğultulu Tepeler okuyan herkesin dikkatini çeken şey, düzyazının mutlak modernliğidir. Stili akıcı, net, kendinden emin. Hangi yaş grubundan olursanız olun bir çırpıda bitirebileceğiniz bir eser. Şayet ilk kez okuyorsanız!

Uğultulu Tepeler bir aşk romanı mı?

Bu romanın türüyle ilgili okuyucular arasında büyük bir yanlış anlama var. Pek çok okuyucu Uğultulu Tepeler'i romantizmle ilişkilendirme eğiliminde. Çünkü toplumumuz, romantizmi çok renkli bir bakış açısıyla görmemiz için bizi şartlandırdı. Heathcliff ve Catherine'i acımasız sosyal kurallar yüzünden yollarını ayırmak zorunda kalan iki tutkulu aşık olarak düşünüyoruz. Nasıl da trajik bir aşk hikayesi değil mi? Romanın ilk yarısı, birbirine son derece yakın olan Heathcliff ve Catherine'in etrafında dönüyor. Dürüst olmak gerekirse, kitabı ilk kez okuduğunuzda, sizi gerçekten aşk dışında çok fazla etkilemiyor. Heathcliff ve Catherine arasındaki ilişkinin inceliklerini görmüyorsunuz. Kısacası sadece sevgiyi ve tutkuyu görüyorsunuz. Yani yazar sizi ustalıkla Catherine ve Heathcliff'in aşkına inanmaya ikna ediyor. Ama kitabı birkaç kez daha okuduğunuzda sonunda her iki karakterin de karanlığını görmeye başlıyorsunuz. Başka bir deyişle; kelimelerin seni kandırmasına izin vermediğinde, hikayeyi anlamaya başlıyorsun.

Uğultulu tepeler gotik bir romandır. Gotik romanlar genellikle doğa üstü unsurlarla uğursuz ortamlar içerir. Yine genel olarak izole bir malikanede geçer. Yazar Emily Bronte, hayalet gibi doğaüstü unsurları romana dahil ediyor. Bununla birlikte Uğultulu Tepeler'i karanlık ve gizemli sırlarla dolu arketipik bir gotik yapı olarak okuyucusuna sunuyor. Hem Catherine hem de Heathcliff, tutku ve aşk gibi görünen, kendine zarar veren takıntılı davranışlar sergiliyorlar. Heathcliff, trajik bir çocukluk geçirmiş, tipik erkek kahramandır. Dışlanmış biri ve kitapta gösterildiği haliyle gaddar ve bir o kadar da acımasız. Yazar Emily Bronte okuyucuların aklı ve kalbiyle ustaca oynuyor. Bizleri Heathcliff'in acılarını hissetmeye ve onun için acı çekmeye ikna ediyor. Üstelik biz okuyuculara Heathcliff'i kurbanmış gibi gösterip onu kurtarmak istememizi başarılı bir şekilde sağlıyor. Yani en sonuna kadar Heathcliff'in asla olmayacak olan kurtuluşu için dua ediyoruz.

UĞULTULU TEPELER

İlk kez okuyacaklara

Emily Bronte'nin başyapıtı yalnızca vahşi güzelliğiyle değil, aynı zamanda roman biçimini cüretkar bir şekilde yeniden icat etmesiyle de dikkat çekiyor. Uğultulu Tepeler, tüm yıkıcı tezahürlerinde aşkın vahşi ve tutkulu bir keşfine ani bir şekilde dalar. Bronte'un parçalanmış, uyumsuz ve dolambaçlı anlatısı Heathcliff ile Catherine'in hayatlarındaki kıskançlık teması etrafında döner. Uğultulu Teperler'in en büyüleyici unsurlarından biri, hikayedeki her şey arasındaki bağlantılardır. Baktığınız her yerde çiftler var. İki Catherine, iki Heathcliff, iki ev, iki aile, iki nesil karakter ve romanın iki yarısı...

Uğultulu Tepeler, Catherine Earnshaw ile Catherine'in babası tarafından evlat edinilen Heathcliff arasındaki yoğun ve neredeyse şeytani aşkın vahşi, tutkulu bir hikayesidir. Velinimeti Bay Earnshaw'ın ölümünden sonra Heathcliff, Catherine'in kardeşi Hindley tarafından zorbalığa uğrar. Hindley, kız kardeşinin onu sevmediğine Heathcliff'i ikna eder. Heathcliff, Catherine'e olan sevgisinin karşılıklı olmadığına inanarak Uğultulu Tepeler'den ayrılır. Ancak yıllar sonra zengin bir adam olarak geri döner. Üstelik korkunç bir intikam almaya ant içmiş bir şekilde... Uğultulu Tepeler'in dehası, istismar döngüleri hakkında düşünme biçiminde yatmaktadır. Romanın sonunda kurtuluş olasılığını yaratan, yalnızca Cathy'nin kızı Catherine ve Hindley'in oğlu Hareton'un eski nesiller tarafından miras bırakılan istismarın üstesinden gelme kapasitesidir. Eserin büyüklüğünü takdir etmek için onu bir aşk hikayesi olarak okumaya çalışmaktan vazgeçmek gerekiyor. Onu nesiller arası istismarın ve bu istismarın nasıl canavarlar yarattığının hikayesi olarak okumaya başladığınızda, neden bu kadar sevilen bir kitap olduğunu daha iyi anlarsınız.

Son söz

Bronte kardeşler kendi eğlenceleri için hikayeler, oyunlar ve şiirler yazan son derece yaratıcı kadınlardı. Büyük ölçüde kendi hallerine bırakılan çocuklar, oynayacakları hayali dünyalar yarattılar. Yine de kız kardeşler, dış dünyanın onların yaratıcı ifadelerine olumlu yanıt vermeyeceğini biliyorlardı. Kadın yazarlar 19. yüzyılda erkek yazarlardan daha az ciddiye alındı. Bu nedenle Bronte kardeşler yetişkin eserlerini takma adlar altında yayımlamanın en iyisi olduğunu düşündüler. Charlotte: Currer Bell, Emily: Ellis Bell, Anne: Acton Bell adlarıyla yazdılar. Gerçek kimlikleri Emily ve Anne öldükten sonra Charlotte gerçeği ortaya çıkarana kadar gizli kaldı. Bugün Emily Bronte 19. yüzyılın en iyi yazarlarında biri olarak saygı görmektedir. Charlotte Bronte'un Jane Eyre'si gibi, Uğultulu Tepeler de kısmen 18. yüzyılın sonlarındaki gotik geleneğinde bir edebiyat tarzına dayanmaktadır. Ancak Uğultulu Tepeler sofistike gözlemi ve sanatsal inceliğiyle kendi türünü aşar.

Romanın popülerliğinin büyük kısmı kesinlikle unutulmaz karakterlerine dayanır. Uğultulu Tepeler, aile içi gündelik şiddetin norm olduğu ve böyle bir dünyayı inşa eden ve gelişmesine izin veren duygusal dinamikler hakkında net görüşlü olan vahşice acımasız bir dünyada geçiyor. Roman, derin psikolojik yankılanmanın inkar edilemez derecede iyi hazırlanmış bir kabusu. Üstelik zengin ve sürükleyici. Bu yüzden onu okuduğunuzda, kırlarda kapana kısıldığınızı ve etrafınızda çığlık atan insanlar olduğunu hissediyorsunuz. Bu gerçekten inanılmaz bir edebi etki.

Son olarak eserin kitap dışında pek çok forma dönüştürülmüş versiyonları olduğunu da söylemeden geçmemeliyim. Beyaz perdeye aktarılmış son filmini sizinle paylaşıp çok sevdiğim eserlerde hep yaptığım gibi, yeniden izlemeye gidiyorum. İyi okumalar, iyi seyirler...

https://youtu.be/Rllss7rrAm8
Bu yazıyı kargala!
0 Yorum